3.16.14
3.11.14

image

Hatırladıklarımızın Bileşkesiyiz

Fotoğraf sanatçısı Orhan Cem Çetin’in Sanatorium’da açılan “Gümüş Gezegen” sergisi son derece çarpıcı ve beklenmedik unsurlar içeriyor. Gümüş Gezegen, Çetin’in düşünsel gücü ve sanatsal üslubunun etkileyici boyutlara ulaştığı bir sergi. Onun bu zamana kadar yaptığı işleri kategorilendirmeye, belli başlıklar altında incelemeye çalışmak imkânsız. Orhan Cem Çetin kalıpların ve sınırların ötesinde bambaşka bir dünya kurar ve aynı anda pek çok şeyi tartışmaya açabilir. Bu nedenle asla salt ‘fotoğrafçı’ diye tanımlanamaz. Fotoğraf sadece düşüncelerini görselleştirmesinde bir araç olarak karşımıza çıkıyor bana kalırsa. Zaten ona göre ‘fotoğraf’ın kendisi bile her zaman sorgulamaya açık bir şey. Belki tam da bu yüzden fotoğraf için çizilmiş belli sınırların içinde asla durmak istemedi. “Yeni Çağ” serisinin parlak ve net fotoğraflarından sonra, Gümüş Gezegen’de “Renk’arnasyon” serisindeki gibi fotoğrafları manipüle ederek yeni anlamlar oluşturmuş. Kendisi bu sergi için “bir anlatma değil bir temsil çabasıdır.” diyor. Her birimizin gün içinde defalarca gerçekleştirdiği bir şeydir hatıraları işine geldiği gibi değiştirme ve geçmişe dair pek çok şeyi başka başka şekillerde yeniden kurgulama. Belleğin kafa karışıklığı ya da bitmek bilmeyen bir sürecin içinde kendini durmadan yenilemesi. Orhan Cem Çetin bunu yaparken son üç yılda çektiği hatıra fotoğraflarından seçtiği kareleri kullanmış. “Hatırladıklarımızın bileşkesiyiz” diyor sanatçı fakat hatırladıklarımızın her an değişime uğrayan anılardan başka bir şey olmadığını da vurguluyor.

image

Sergideki fotoğraflar bunu o kadar güzel hissettirdi ki, bakarken sanki sabit bir şeye değil de hâlâ hareket eden ve hareketi asla sonlanmayacakmış gibi gelen lekelere bakıyordum. Karakterler bulanıklaşıp netleşiyor, çizgilerin renkleri değişiyordu. Bir süre sonra baktığım görüntüde kendi anılarımı canlandırmaya başladım, orada gördüğüm karakterler benim tanıdığım kişiler oldular ve bu tamamlanması mümkün olmayan yolculuk tam anlamıyla başka bir dünyaya götürdü beni. Biçimin ve tekniğin sınırlarını zorlayan ve bu sayede özgürleşip kendine has olmayı başarabilen bir sanatçı Orhan Cem Çetin. Fotoğraf adına yapılan tartışmaların bile ötesinde işler ürettiği için onu yakalamak zor. Sergi 22 Mart’a kadar Sanatorium’da, böyle şeylerle her zaman karşılaşmıyoruz sakın kaçırmayın derim!

Yazını linki: http://haber.stargazete.com/sanat/hatirladiklarimizin-bileskesiyiz/haber-850796

3.01.14

image

İnsanlar, Hayvanlar, Hayaletler

Barbaros Kayan bu zamana kadar Türkiye içinde ve dışında çıktığı seyahatlerde çektiği fotoğraflardan oluşan bir seçki hazırladı. Daha çok ‘hareket’ ve ‘yolda olma hali’nin parçalarından oluşan fotoğraflarını 30 Ocak’ta 311 Artworks’te açılan “İnsanlar, Hayvanlar, Hayaletler” sergisinde izleyiciye sunuyor.

Sabitlikten uzak her an yeni birşeyle karşılaşma ve kendini yeniden konumlandırma durumu hissediliyor sergi boyunca. Kendisiyle yaptığım söyleşide oldukça samimi bir şekilde sorularıma cevap verdi. 

Sergin “çöküş” serisiyle başlıyor. Bu fotoğraflarda sana çöküşü hissettiren nedir?

Tamamen kişisel deneyimlerle alakalı. Yola çıkmadan önce kafamda çok büyük bir beklenti vardı Amerika’ya dair. Fakat oraya gittiğimde bize gösterilen Amerika’yla gerçekteki Amerika arasında büyük bir fark gördüm. Dikey bir ekonomisinin olduğunu, içeride olup bitten şeyleri dünyaya yansıtmadığını, toplumsal açıdan pek çok şeyin bir noktadan sonradurduğunu, hatta geriye gittiğini farkettim.

image

Oradaki adaletsizlikle yüzleşmiş oldun böylece.

Aynen öyle. O yüzden bu fotoğraflar “çöküş”ü anlatıyor. Benim içimdeki o karamsarlık ve umutsuzluk fotoğraflara yansıdı. Dolayısıyla fotoğrafı işleme biçimim, fotoğraflardaki grenler de bunun bir parçasıdır.

Peki İnsanlar, Hayvanlar ve Hayaletler üçlemesinde ‘hayaletler’in durduğu yer nedir?

Hayaletler konseptini oluşturan fotoğraflarda çocuklar var. Yüzünü göremediğimiz, fotoğraftan ayrık duran, tam olarak tanımlayamadığımız çocuklar. Aslında ben bu fotoğrafları bilinçli olarak bu şekilde çekmemiştim, farkında olmadan suretlere karşı birşey geliştirmişim, onların gözükmemesi bana “hayalet” kelimesini verdi.Fakat bu eğilimimi farkettikten sonra üstüne gitmeye başladım.

image

Hayvanlar serisinde daha farklı bir yaklaşım görüyoruz.

Evet hayvanlar serisinde tam tersine özne izleyiciye bakıyor. Bu fotoğrafları seçerken özellikle izleyiciyle etkileşim kurabilecek olanları tercih ettim. Ama yalnızca izleyiciye değil, ben kendim de objektif vasıtasıyla onlarla bir bağ kurmak istedim.

Aslında bu seriler birbirinden bağımsızmış gibi gözüksede hepsinde farkında olmadan yakaladığın bir tavır var bence. Fotoğrafta öznenin umursamaz olması durumu.

Evet o çok önemli birşey benim için. Öznenin rahat olması ve izleyiciyi önemsemeyişi. Bunu yakalamak için çoğu zaman gizlenerek fotoğraf çekiyorum.

image

Her seri birbirinden farklı bir yaklaşıma sahip ama sonunda hepsi senin kişisel hikayenin parçası olarak belli bir noktada birleşiyorlar bence.

Evet ben bu serileri hazırlarken aslında belli bir tipoloji oluşturmak istedim. Suretler asıl odak noktamdı. Bir de ben içimdeki sesi dinleyerek fotoğraf çekiyorum. Nasıl desem, benim için fotoğraf çekme süreci bir ritüel gibi, içinde olduğum mekan bana bir enerji veriyor, ben o sesi dinleyip harekete geçiyorum ve sonra bir anda o fotoğrafı çekmiş oluyorum.

Senin için hareket halinde olmak en büyük ilham kaynağı sanırım.

Aynen öyle. Hareket halindeyken sanki kayıpsın, başka bir boyuttasın. Tren yolculukları mesela, her zaman bana ilham vermiştir. Dışarıda gözükenin akıp gitmesi ve hızla geçtiğin yerlerin değişmesi. Bitki örtüsünün, mimarinin, kıyafetlerin, konuşma biçiminin insanların değişiminin gözünün önünden akıp gitmesi çok heyecanlandıran birşey.

İleriye dönük neler var şimdi kafanda?

En yakın zamanda yeniden hareketlenme başlıyor. Kars’a, Van’a, İran’a kadar. Ben daha üniversiteye başlamadan önce rüyalarıma giren bir projeden bahsediyorum aslında. Bu sergi biraz da bunu devam ettirme gücünü yakalamak için motivasyon oldu bana.

 

2.16.14

2.12.14

1.29.14

1.29.14

12.05.13

image

HEPİMİZİN HİKAYESİ:  “VAADEDİLMİŞ BİR SERGİ”

Gülsün Karamustafa’nın ilk defa sergilenen eserlerinin de yer aldığı ve bu zamana kadar ki en kapsamlı sergisi olarak görülen “Vaadedilmiş Bir Sergi” 10 Eylül’de Salt Beyoğlu ve Salt Galata’da açıldı. Serginin ismi sanatçının geçmişte yaptığı “Vaadedilmiş Resimler” serisinden geliyor. Genel olarak kimlik, göç, toplumsal cinsiyet, bellek gibi konulara odaklanan Gülsün Karamustafa, bence bir sanatçı olarak önceden bildiğimiz kelimelerle kategorize edilemeyecek bir noktada duruyor.  Bu da sanatçının tanımlamalardan uzak özgür bir alanda üretmesini sağlıyor.

Farklı dönemlere ait eserler arasında kronolojik bir bağdan çok organik bir ilişki olması, serginin küratörler tarafından farklı bir biçimde tasarlanmasına neden olmuş. Eserler, Gülsün Karamustafa’nın üzerinde durduğu “hareketlilik” haline uygun bir biçimde birbirleriyle ilişki kuracak şekilde mekana yerleştirilmiş. Bana kalırsa alınan bu karar bile sergi boyunca gördüğümüz ‘ilerlemeci-aydınlanmacı’ zihniyetin sorgulanmasının bir parçası olabilir. Çünkü tam da bu zihniyetin lineer tarih mantığı Türkiye’li her insanı geçmişinden kopuk, ancak bugünüyle varolan bir birey olma bunalımına itti.

“Güllerim Tahayyüllerim” isimli çalışmasında Gülsün Karamustafa bu sorgulamayı çok net bir şekilde yapıyor. Kendi sesinden çalışmayı anlattığı kayıtta fotoğrafın içinde gördüğümüz görüntünün arkasında neler olabileceğinden bahsediyor. Sanatçının henüz çocuk olduğu fotoğrafta kendisiyle beraber annesi ve kardeşinin bir tren penceresinden babalarıyla vedalaştıkları anı görüyoruz. Sanatçı böylesine kişisel görünen bir fotoğrafa bakarak o dönemden bugüne gelen pek çok toplumsal meseleyi analiz ediyor.

Ona göre Ankara-İstanbul arasında yolcu taşıyan bu tren, Ankara’nın başkent olarak yükselişini, ülkenin demir ağlarla örülmesini, genç cumhuriyetin kurgulamaya çalıştığı modern Türkiye’yi, kalkınma planlarını, aydınları Ankara’da tutan bürokrat yaklaşımı hatırlatıyor. Aynı zamanda ailenin kutsallığına gönderme yapan bu fotoğraf Gülsün Karamustafa’nın kişisel öyküsüne değdiği kadar bu ülkede yaşayan herkesi bir yerden yakalayacaktır. Kişisellikle toplumsallık arasında kurulan bu sıkı bağ 60’ların sonlarında ortaya çıkan “personal is political” yani “kişisel olan politiktir” söylemiyle de paralellik gösteriyor.

Farklı yıllarda doğup bambaşka deneyimler yaşamış olsak da Gülsün Karamustafa’nın hikayesinde kendime yakın pek çok şey buluyorum. Onun sergideki ilkokul defterleri benim defterlerimden çok da farklı değil. Zorunlu eğitimin dayattığı cümleler defter süsleriyle yumuşatılmış bir halde önümüze seriliyor. Ya da “Yaşasın” isimli çalışmada gördüğümüz zoraki kurgulanmış “çeşitlilik”, cumhuriyetle beraber gelen daraltılmış “kimlik” alıgısını hatırlatıyor.

Farklılıkları baskı altına alan yeni ‘Türk’ kimliği bu ülkede pek çok kötü olayın yaşanmasına neden oldu. Bunların başında Kürtlerin yıllarca asimilasyon politikalarına maruz kalmaları geliyor. Bu politikalar nedeniyle ülkenin doğusundan batısına zorunlu göçle akın eden insanlar yeni melez bir kültür yarattılar. ‘Arabesk’ diye tarif edilen bu yeni kültür, müzikte, sinemada, modada ve hayatın çeşitli alanlarında görünürlük kazandı. Üst kültür tarafından daima hor görülen, aşağılanan ve bayağılıkla itham edilen ‘arabesk’in ortaya koyduğu görsellik de ‘kiç’ olarak algılandı. Gülsün Karamustafa estetik dışı görülen bu görsel dili sanatında kullanarak bence ülkenin ‘seçkin’ kesimine önemli bir mesaj göndermekte, arabesk olanı aşağılamanın tam tersine onun sisteme karşı gösterdiği dirence destek olmaktadır.

Yine ‘daraltılmış kimlik’ dayatmasının bir sonucu olan gayrimüslimlerin yaşadığı zulümler de sergide yer alan önemli konulardan. Özellikle 6-7 Eylül olaylarının yol açtığı travmayı anlatan “Apartman” projesi ben de büyük bir etki yarattı. Gülsün Karamustafa’nın hayatından geçen şeylere baktığımda anlıyorum ki hepimizin kişisel tarihi ülkenin acılarından birine mutlaka değiyor.

“Erken Bir Temsiliyetin Sunumu”nda Gülsün Karamustafa’nın “İstanbullu bir kadın olarak kendimi nasıl tanımlıyorum?” dedikten sonra hemen arkasından gelen “Neden hep sorgulanacakmışım gibi geliyor?” cümlesi beni olduğum yere sabitledi. Çünkü sürekli düşündüğüm şey bir anda karşıma dikilmişti. Devamında gelen cümleleri sanki hayatımın özetini görüyormuş gibi hissederek okudum. ‘Kimlik’ meselesinin ve önyargıların içiçe geçtiği ve bunaltıcı bir hal aldığı noktada duruyorduk ikimizde.

“Vaadedilmiş Bir Sergi” bana göre her biri bir manifesto değerinde eserler içeriyor. Hepsi birbiriyle bağlantılı ve eşzamanlı olarak algılandığında büyük bir hikayenin içindeki karakterler olarak görülebilir. Bu anlamda Gülsün Karamustafa’nın kendine dair söylediklerinin içinde kendimizi görmemiz an meselesi. Sergi 05 Ocak’a kadar açık olacak, mutlaka gidip görmenizi tavsiye ederim.

yazının gazete linki: http://haber.stargazete.com/sanat/vaadedilmis-bir-sergi/haber-811781 

12.05.13

11.19.13

Page 1 of 5